Türk Siyasal Düşüncesinin Son Yüz Yılında Üç Ana Yönelimin Ortak Çıkmazı Dogmatizm[1]

 

Türkiye yüz yıldır, sırasıyla İslâmcı, Pozitivist-Batıcı ve Sosyalist olmak üzere üç düşünce ikliminde yaşamıştır dersem, sanırım, çok yanlış bir genelleme yapmış olmam. Bunların bağdaşmaz olduk-larını, birbirleriyle eşit ağırlık taşıdıklarını, Türk düşüncesinin bu evrelerden birini tamamladıktan sonra ötekine girdiğini, üçünün benzer ölçülerde yaygınlık kazandığını, yüz yıldan beri başka hiç-bir düşünce akımı doğmadığını söylemek istemiyorum. Yalnızca, bunları ana yönelişler olarak ayırmak bana önemli göründü.

Türk düşüncesi, en azından yüz yıldır, hemen hiçbir alanda gerçek anlamıyla yaratıcı olmamıştır –ne özgün bir kuramsal yapı ortaya koyabilmiş, hatta ne de yabancı kökenli bir düşünceyi yerli koşullara uyarlamakta ciddî bir başarı gösterebilmiştir. Aydınlarımız genellikle, epigon[2]olmaktan ileri gidememiştir.

Bu iki tespiti şöyle bağlayacağım: Çağdaş Türk düşüncesindeki üç ana akım içinde, dogmatizm ortak bir parantez meydana getirmektedir. Düşünürlerimizin benimsedikleri görüşlere dogmatikçe bağlanmaları, eleştirici ve dolayısıyla yaratıcı olmamalarına yol açmıştır.İşte, burada savunmaya çalışacağım tez, en sivri bir biçimde böyle özetlenebilir.

Hemen söyleyeyim ki, bu bir çeşit özeleştiridir. Bununla, Türk düşüncesine karşı haksızlık etmeyi amaçlamıyorum. Hatta nedenini ve çarelerini araştırarak dogmatiklikten kurtulabileceğimiz gibi, safdilce bir umudum da var.

Önce, dogmatizmden ne anladığımı açıklamaya çalışayım.

Dogmatizm, kuşkuculuğun karşı kutbudur. Bu bakımdan önkoşulu, “insanlarca bilinebilecek nesnel gerçeklerin varolduğu” yolunda epistemolojik/ontolojik bir metafiziği kabul etmektir; bundan sonra “nitekim, o gerçeklik falan kuramla yanılmaz, sarsılmaz bir biçimde kavranmıştır” dersek, dogmatik bir tutum takınmış oluruz. Verdiğim tanımda önemli olan, yanılmazlık, sarsılmazlık iddiasıdır; yoksa onun yerine “hipotetik”[3]bir tutum takınılsa, pekâlâ bilimsel bir kalıba uyulmuş olurdu.

Daha basitçe, dogmatizm kavramının herhangi bir alandaki herhangi bir kuram üstünde inatla direnmek anlamına geldiğini görüyoruz. Ama acaba bu, bazı alanlarda geliştirilen kuramların yapısal gereği midir? Öyle olduğunu sanıyorum. Her türlü düşünce gerçeğe erişmek ister; ama gerçeği bilgi yoluyla değil de, inanç yoluyla kavramaya çalışan yaklaşımlarda, yani bilime karşılık dinde dogmatizm doğaldır.

Bilim alanında akıl, din alanında duygu egemen olduğu için, inanılan gerçekler yanıltmaz, sarsılmaz gerçeklerdir; bilinen gerçeklerse, ancak yanlışlıkları ortaya çıkarılıncaya değin öyle imişler gibi kabul edilir.

Bu basmakalıp sözlerden sonra, şurasını önemle belirtmek isterim ki, insandan çıktığına göre, hangi alanda olursa olsun, her kuramın dayandığı bir “inanç sistemi” vardır. Bunların yanlışlığı akılla gösterilemez; dolayısıyla, bilimsel kuramların gerisindeki inançlarda dogmatizmden büsbütün kurtulmayı bekleyemeyiz.

Ancak bu değer yargıları, kalmaları gereken yerden öteye, kuramın ampirik ya da rasyonel olması gereken asıl bedenine karışırsa, işte o zaman kötü olur.

Vahiye dayanan dinlerin, hatta ayrıntılar bir yana, salt Tanrı inancının (deizmin) ciddî olarak savunulabileceği kanısında değilim. Çünkü, temel varsayımları, ya ilkece bilinebilir nitelikte olan, ama şimdilik bilinmeyen, ya da zaten bilinemeyecek soruların (çoğu kez, sözde-soruların) inanç yoluyla cevaplandırılmasına dayanmaktadır. Fakat bundan sonra, bir anlamda iç tutarlılıkları olduğunu, hiç değilse özlerine dokunmadan kendi içlerinde tutarlı bir biçimde yeniden formüle edilebileceklerini söyleyebiliriz.

Dogmatizmin, böylece dinsel bir kuramda, bağışlanabilirlik anlamında olmasa bile, alışılmışlıktan gelen bir doğallığı vardır.

Zihin zevkimizi, asıl, din-dışı alanlardaki dinsel tutum incitmektedir. Burada, İslâmiyet’in akılcı bir din olduğu iddiasını tartışmaya gerek görmüyorum. Bütün dinlerin tarihlerinde zaman zaman akılla temellendirmeye çalışıldığını biliyoruz; ama böyle çabalar hem gerçekte dinin özüne aykırı, hem de boşunadır. Ayrıca, İslâm’ın Tanrı sözü sayılan kutsal kitabında son derece ayrıntılı kurallar konulmuş olması, başka dinlere oranla onun daha dogmatik bir nitelik taşımasını zorunlu kılmaktadır.

Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinde Osmanlı-Türk düşüncesinin ne ölçüde İslâmcı olduğunu uzun boylu anlatmayacağım. Şu kadarına dokunmakla yetineyim ki, İslâmî renk, yalnız Batı etkisinde çağdaşlaşma eğilimini temsil eden ilericilerin karşılaştıkları tepkide değil, bu ilericilerin kendilerinde de vardır. Hem galiba, siyasal çöküş yıllarında İslâmlığın üstünde eskiden daha çok durulmuş, dine daha çok önem verilmişti. Batıcılığın bizde İslâm’a karşı döndükten sonra bile, dogmatik bir tutumla benimsenmesi belki kendi iç nedenleri kadar, uzun yıllar İslâmcılıkla yanyana ve onunla uzlaştırılarak savunulmasından ileri gelmiştir.

Bu noktada iki şey söylüyorum: Biri, Türk Batıcılığının pozitivist olduğu; öteki, pozitivizmin[4]dogmatizmi içerdiği. Bizim Batıcılığımızın, özellikle İttihat ve Terakki ideolojisinin bir devamı olarak görünen Kemalizmin pozitivistliği benim fikrim değildir. Fikir tarihçilerimiz çoktan bu tanımlamada birleştiler. Batı düşüncesinin mutlaka pozitivist olması gerekmez, elbette. Fakat pozitivizmin, Batı’da 1789 öncesinin Akıl ve Aydınlanma çağlarının meşrû çocuğu olduğunu, onların iyimser akla inançlarını sürdürdüğünü, bizim de siyasal ve toplumsal yapımız gereği, özellikle 1789’u hazırlayan düşüncelerden etkilendiğimizi unutmayalım.

Dinden, böyle bir kesin metafizik-düşmanı programa geçmek, eskilere pek zor gelmiş olmamalı. Öyle ki, terminolojinin bile değiştirilmesi gerekmemiş, yalnız bazı kavramlara yeni bir yorum getirilmiştir. Din yerine, bilime inanılmıştır. Atatürk’ün “Hayatta en hakikî mürşit ilimdir” sözünü alalım. Buradaki ilim yeni bir terim değildi, din bilimi demekti; onun için böyle söylendiğinde, çarpıcı bir yanı yoktu: sanki dinin üstünlüğü bir kez daha açıklanmış oluyordu.

Aynı sözdeki irşat etme deyimine de dikkatimizi çekmek isterim.

Ayrıca, “aydın” diye çevirdiğimiz “münevver” terimi de, bu yönden son derece ilginçtir. Batı dillerindeki zekâ adamının yanında, bizim Tanrısal ışıkla aydınlanmış adamımız buram buram din kokar.

Pozitivizmin dogmatikliği içermesi, bir genel felsefe sorunu.

Onun için, şimdi bu noktayı tartışmam gerekli değildir, sanırım. İngilizce sözcüklerin özdeş ve anlamdaşlarını veren Roget’s Thesaurus’ta ‘dogmatism’in karşısında şunlar yazılı: Pozitivizm, pragmatizm, keyfîlik, diktatörlük...

Bu sunuş içinde sosyalizm konusunu en sona bıraktım, çünkü sosyalist akım ülkemizde İslâmcılıktan da, Batıcılıktan da daha yeni. Ama dogmatizm sorununu düşünürken, benim kafamdaki sıra bunun tam tersineydi. Kendimi içinde saydığım sosyalistliğin bazı kanatlarındaki dogmatizmden huzursuzluk duymakla başladım. Türkiye’de solun gelişmesi açısından en kritik bir dönemde, yani 1970 sonlarıyla 1971 başlarında, dogmatik kanatların, tartışmaya, düşünmeye açık, daha hoşgörülü gruplara ağır basmasına üzülüyordum. Evet, sosyalizmin başka ülkelerde de dogmatik türleri –yahut siz de benim gibi sosyalizmi tek bir akım sayıyorsanız, yorumları– vardır. Türk sosyalizmindeki dogmatik eğilimin başka ülkelerdeki bu dogmatizmlerden esinlenmiş, onlara öykünme yoluyla meydana gelmiş olması, kolay ve doğru bir açıklamaydı.

Ama bununla yetinmek istemedim. Ülkemizde sosyalist düşünceyi benimseyenlerin büyük bir çoğunluğu dogmatik tutumu seçiyorsa, bu olgunun bir nedeni olmalıydı. (“İşin kötüsü” mü diyeyim, yoksa “Neyse ki” mi bilemiyorum: sosyalistler arasındaki dogmatizm tek yönlü de değildi.) Solda da niçin çoğunlukla dogmatik modellerin seçildiğini açıklamak isterken, aklıma bizdeki Batıcılığın laik bir İslâmlık olduğu gibi, bu çeşit sosyalistliğin de yeni bir eski tür Batıcılık olabileceği geldi. İtiraf ederim ki, bu koşutluğu bana düşündü-ren, bazı sosyalist eylemci gençlerin, özü itibariyle bizim tek parti ideolojisini diriltmek isteyen birtakım cuntacı çevrelerle güç birliği yapmaya kalkışmaları olmuştu. Madem ki, onlarla anlaşmayı umabiliyorlardı, öyleyse ortak bir yanları bulunmalıydı. Bu ortak yanın, metodolojik açıdan “dogmatizm” olduğuna karar verdim.

Sosyalizmin, biliyorsunuz, bilimsel bir sistem olma iddiası da vardır. Birçokları, bundan, insan toplumlarının gelişme çizgisi içinde sosyalizmin kapitalizmi izleyen bir evre olmasını, öznel etkenlerden bağımsız olarak gerçekleşme zorunluluğunda bulunmasını anlarlar. Bana bu daha çok, tarih felsefesine giren bir varsayım gibi görünüyor. Öte yandan, sosyalizmin gerçekten bilimsel bir yanı olduğunu da düşünüyorum. Bilimsellik, herhâlde sosyalizmin dayandığı değer yargılarında değildir. İnsanların insan olma sıfatıyla eşitliği, bilimsel bir önerme değil, bir ahlâk kuralıdır. Bu gibi değerler üstüne kurulu olan sosyalizmin, ancak ekonomik ve toplumsal güçleri çözümleyişi bilimsel olabilir. Bundan sonra, sosyalist bir düzenin kurulması için neler yapılması gerekeceğini belirten “eylem kılavuzu” bölümü ise, mantıksal bir çıkarımdan ibarettir.

Sosyalizm bize, toplumların maddî temelinin üst yapılarını belirlediği gibi bilimsel bir yaklaşım öneriyor. Bu çerçeve içinde, toplumumuzun çözümlemesini yapmak, ekonomik güçlerin ve sınıfsal ilişkilerin niteliğini ampirik olarak saptamak, bize düşmektedir. Bunlar, ayrı yerlerde ve zamanlarda doğal olarak başka başkadır. Böyle bir görecelik değeri yokmuş gibi, diyelim, 1920’lerin Çini’nde kurulan bir sosyalizme geçiş modelini, 1970’lerin Türkiyesi’nde uygulamaya kalkışmak düpedüz dogmatiklik olur.

Tıpkı, 1820’lerin Fransası’nda, 1870’lerin Almanyası’nda geçerli bir modeli 1920’lerde, 1930’larda Batılılaşmak için Türkiye’de yürütmeye kalkışmak gibi.

Sosyalizmin tarihinde ünlü bir sorun, tek ülkede kurulup kurulamayacağıydı. 1840’larda, Marx ve Engels, kapitalizmin o zamanki koşullarına bakarak böyle bir şeyin olamayacağını düşünmüşlerdi. 1920’lerde ise, Lenin ve Stalin, dünyada tekelci kapitalizm dönemine girildiğini söyleyerek, yalnız başına Rusya’da sosyalizmin kurulabileceğine karar verdiler ve ustalarının yargısıyla kendilerine karşı çıkanları dogmatiklikle suçladılar. Kapitalizmin nitelik değiştirmesinin, buna gerçekten izin verip vermediğini tartışmayacağım; fakat savundukları ilke haklıydı: ilgili koşullar değişince, sonuç da değişebilir.

Sosyalizm ve dogmatiklik konusunda, ele alınacak daha birçok sorunlar var. Bunların ayrıntılarına girmek istemiyorum. Yalnız, sosyalizm-düşmanlarının öteden beri ileri sürdükleri bir noktaya dokunmadan geçemeyeceğim. Sosyalistler kendi saflarında dogmatikliğe karşı çıkarak, ellerindeki kuramın eleştirici ve yaratıcı bir biçimde uygulanmasını savundukları zaman, hasımları bu esnekliğin, sosyalist öğretinin yanlışlığının kanıtlanmasından kurtulmak için benimsenmiş bir kolaylık olduğunu söylerler. Bir kurama ne yapılırsa yapılsın yanlışlığının kanıtlanamayacağı bir esneklik vermek elbet yine dogmatizm olur.

Bence, sosyalist kurama belli bir değerler sisteminin gerçekleştirmesinin aracı diye bakılmalı, kendi içinde bir amaç olmaya dönüştürülmemelidir. Bugün dayandıkları kavramlar ve çıkarımlar, gerçekler karşısında işe yaramaz hale gelirse, onlarda ısrar etmenin ne anlamı olur? Evet, bilimsel bir kuramı bile, dogmatikçe savunarak bir din haline getirmek mümkündür. Ama böyle bir şey olursa ve olmuşsa, suç kuramın değil, onu bu yolda kullananlarındır.

Moda akımlar değişse de, dogmatizmin aramızda başat bir eğilim olarak hüküm sürmesi, sanıyorum, gerçekten düşünmenin zor bir şey olmasından ileri geliyor. Dogmatik olmak için, çoğu kez, uslu bir çocuk gibi söz dinlemek yeter; dogmatik olmamak için ise, deneye yanıla düşünmeyi öğrenmek gerekir. Buysa, özgür bir siyasal ve toplumsal ortamın varlığına bağlıdır. Türkiye’de özgürlük sürekli olmamış, kısa dönemler hâlinde parıldayıp sönmüştür. Öte yandan, bağımsız düşüncenin bir ön koşulu olan topluma başkaldırma eğilimi bile, bizde yine başkalarına öykünmeden ibaret kalmış, bir türlü kendimize özgü biçimler kazanamamıştır. Sırtı parkalı, ayağı postallı genç, neredeyse diskotek düşkünü akranları kadar özgünlükten yoksundur, âdeta onun kadar kolayına kaçmaktadır.

Sözlerimi, bir kuşkumu belirterek bitirmek istiyorum. Bizler belki, bireyi aşan güçlerin önemini vurgulamakta abartmaya kaçıyoruz. Doğrusu, ortam koşulları ne olursa olsun, dogmatizmin zincirlerini kırmakta ve özgün yollar aramakta, bireysel yiğitliğe iş düşmüyor mu?

 

Eleştirel Tarih Yazıları, Mete Tunçay, Liberte Yayınları, Mart 2012

 



[1] Felsefe Kurumu Seminerleri [1974] (Ankara: TTK Bas., 1977), s. 15-21./ Bilineceği Bilmek, (İstanbul: Alan Yay., 1983), s. 30-35 Eleştirel Tarih Yazıları  17

[2] Epigon: Sorgulamadan takip eden izleyicilerden de öte bir şeyi mesela müritleri ifade etmek için kullanılan Yunanca bir sözcük. Literatüre ilk kez Troçki’nin soktuğu düşünülüyor. Stalin’in Müritleri (epigonları) olarak kullanıyordu Troçki. Taklitçi.   DK

[3] Hipotetik: Varsayımsal DK

[4] Pozitivizm: Olguculuk. Aguste Comte tarafından yaratılan felsefi düşünce. Doğru bilgi vardır, mümkündür ama ancak deney, gözlem ve akıl yürütme yoluyla elde edilir. Bunun dışında bir yöntemle elde edilmiş olan bilgiler doğru da değildir bilimsel de değildir. Metafizik karşıtı bir düşünce akımı ve bilgi elde etme yöntemi. DK