İşçilerin dansı

İyice yaklaşıyorum pencereye. Yüzümü bir çocuk gibi cama yapıştırıyorum. Kar taneleri sokak lambalarının etrafında gizemli küçücük canlılar gibi dans ediyor. Dönüp duruyorlar bir girdabın içindeymiş gibi. Yere düşmüyorlar da boşlukta asılı kalıyorlar sanki. Bir araya geliyor, şekilden şekile giriyorlar. Kuşların grup halinde yere çakılacakmış gibi hızlanışlarını, sonra yükselip, ustaca dağılışlarını hatırlatıyor bu. Yine de farklı karın yağışı. Şehre gelen uysallık ve bu iyimser hava inkâr edilemez. Peki, neden depreşiyor iç sıkıntım yine? Neden bir isyan havası çalınıyor içimde? Pencereyi açıp dokunmaya çalışıyorum onlara. Belki bir sır, bir anlam bulacakmış gibi. Kaçıp gidiyorlar ama. Kendi girdabına savruluyor onlar da.


Çıkıp, amaçsız bir köpek gibi gezinmek istiyorum Moskova sokaklarında. Kar taneleri saçlarıma tutunsun istiyorum. Yüzüme iğne uçları gibi dokunup acıtsınlar önce. Teskin edici bir serinlik bırakıp, iyileştirsinler sonra da. Çalgısız, isyankâr bir müzik yankılansın içimde. Adımlarım tempo tutsun. Şehir okusun içimi, öğütler versin. “Bak, ne çok insan var sokaklarda, ne çok hikâye var,” desin. 

Kendimi sokağa atmam vakit almıyor fazla. Kırmızı, mavi şeritler halinde renklendirilmiş ışıklı binalar arasında, Yeni Arbat Caddesinin kaldırımlarındayım. Binalara yerleştirilmiş hoparlörlerden cadde boyunca müzik çalan bir radyo eşlik ediyor. Kar ince ince yağmaya devam ediyor. Arkasında süpürgesi olan küçük kar araçları geçiyor kaldırımlardan, kürklü, çizmeli kadınlar, kışa kafa tutan delikanlılar. 

Paltomun yakaları kalkık, ellerim cebimde yürüyorum cadde boyunca. Zihnimi sürekli meşgul edip, aklıma olur olmaz şeyler getirme oyunumu sürdürüyorum. 

Ayaklarımın altında sıkışan kar çatırdıyor. Belli belirsiz bir aydınlık yükseliyor kaldırımlardan. Sokak lambaları, binaların rengârenk ışıkları çoğaltıyor bu aydınlığı. Sarı ışık sızan pencerelerden, birbirine heyecanla bir şeyler anlatan, gülen, içkilerini yudumlayan insanlar görüyorum. Mekanlardan taşan ışığın ve insanlar arasındaki sonu gelmez muhabbetin büyüsü çekiyor beni. Belki içki de çekiyor, bilmiyorum.

Çok geçmeden küçük bir sıranın içinde, bilinen bir barın önünde buluyorum kendimi. Kapıdaki heybetli adama selam verip bekliyorum. Moskova barlarına gece vakti girmenin zorluğunu düşünüyorum o sırada. Yüzüme bir süre dikkatle baktıktan sonra içeriye girmeye hak kazandığımı müjdelercesine işaret ediyor adam. Hızlı, kesin bir yüz işareti bu. Paltomu çıkarıp vestiyer görevlisine teslim ediyorum. Bu sırada Çarşamba günleri kızlara içkinin bedava olduğunu öğreniyorum birinden. Birkaç ucuz içki sadece. Yine de çok kız geliyormuş, bu yüzden çok erkek geliyormuş.

Bar bölümünde küçük bir boşluk olduğunu fark ediyorum. Bir şeyler istiyorum hemen. Bu büyük, kalabalık mekânı, birbirinden ilginç insanları, neşeli, meraklı yüzleri incelemeye koyuluyorum. Dans pistinde durmaksızın, neşe içinde salınıyor birileri. Kadınlar neden daha coşkulu erkeklerden? İşte başlıyor lüzumsuz sorular. Bu iyiye işaret ama.

İnsanların toplandığı hemen her mekânının bir matematiği var. Çevre var, merkez var. Merkeze uzaklık var. Çevre merkezdir bazen. Çevre bilinmezdir bazen. Ama bir barda coşturucu müzikler çalınca, merkez sahnedir. İşte o zaman merkezi küçümsememek gerekir. Kimse kayıtsız kalamaz oraya. Biraz içtikten sonra kızlar kayıtsız kalamaz sahneye. Erkekler kayıtsız kalamaz kızlara. Kızlar başka bir şey düşünmez belki dans ettiklerinde ama erkeklerin olduğunu bilmeleri başkadır. Yine de erkekler için dans ettikleri anlamına gelmez bu. İnsanlar ne için dans eder sahi? Dans etmek bir eylem mi her şeyden önce, bir tavır mı, eğlence mi? Kendini ifade etme, içini dökme, rahatlama, bedenin yaratıcıya şükranı, bedenin estetiği kutsaması mı? 

Sorularla boğuştuğum sırada o büyük dans pistinde sıra dışı iki kişi olduğunu fark ediyorum bir anda. Bizden birileri olmalılar. Aynı yaşlarda görünüyorlar. Biri daha uzun. Gülümseyen o. Üzerinde gri bir hırka var. Diğeri siyah bir gömlek giymiş. Saçları dümdüz. Alnına, şakaklarına dökülmüş. Yanakları geniş, kararmış. Daha çok içmiş. Ya da daha düşük içki eşiği. Sallanıyor, yalpalıyor. Ama tutturduğu dans ritmini bozmuyor hiç. Bir kuklanın elleri gibi yukarı kalkıp aşağı iniyor elleri. Arzusu sabit, kızlara yöneliyor hep. Sanki bir mucize olacakmış gibi, birileri onları görecekmiş gibi umutlular. Uzun olan daha umutlu. Yanaştıkları kızlar ritmini bozmadan, fazla kabalaşmadan uzaklaşıyor. Kiminin gülüşünde, mimiklerinde hayır, kiminin gölgeler dolaşıyor yüzünde. İşçiler yılmıyor, başkalarına yöneliyor dansı bozmayarak. Bir oyun gibi tıpkı. Ne kadar da iyimserler! Uzun olan gülümsüyor hep. Güzel! Daha iyi dans ediyor, eğilip doğruluyor ama arkadaşını büyük bir sadakatle takip ediyor. 

Şarkıları maharetle değiştiren, ritimleri, tempoyu ustalıkla ayarlayan DJ dans etmeyi ihmal etmiyor. Uzamış saçları yüzüne, yanaklarına dökülüyor. Eliyle düzeltip, arkaya atıyor saçlarını, gizli, çapkın bakışlar yöneltiyor sahneye. Dj’in iki yanında masa yüksekliğinde platformlar var. O platformların üzerinde bar için dans eden, lastik gibi eğilip doğrulan, ritimlerini inatçı, kendinden emin bir vakarla tekrarlayan dansçı kızlara kimse bakmıyor bile. Kimsenin hedefinde değil onlar. Hedefte olmadıklarını da biliyorlar. Bu yüzden fazla profesyonel ve soğuk onların dansı. DJ şarkı değiştirdiğinde büyük bir hızla ritmi takip ediyor sahnedekiler. İşçiler de geri kalmıyor onlardan. Güzel!

Aşırı hareketli bu yüzden hiç şansı olmayan bir genç yanaşıp, neden dans etmediğimi soruyor. “Gecenin sırrı dans,” diyor. Yanıt vermiyorum. Dans etmeyen kaybeder bilmiyor musun, burası ağır abilere göre değil, der gibi bakıyor. Gidiyor sonra. Pek dans etmem, sevmem, çok da bilmem, bilmediğim için sevmem, sevmediğim için bilmem, şu anda yapamam bunu, hangisi olduğunu ben de bilmiyorum. Ama kimseye bir açıklama yapman gerekmiyor. Canım sıkkın belki, yüzümden anlaşılmıyor mu, bara hep mutlular, muhabbet peşindekiler, libidosunun peşinden sürüklenenler mi gelecek? İçimden bunlar geçiyor. İçkiden hızlıca bir yudum alıp sahneyi izlemeye devam ediyorum. Yalnızca ben değil, siyah giyimli iri adamlar da izliyor. Aşırıya gidenleri, sarhoşluktan yere kapaklananları dışarıya karga tulumba atmaktan çekinmiyorlar. 

İşçiler devam ediyor. Daha ne kadar sürecek, ne zaman anlayacaklar kaybettiklerini? Sadece dans ettiklerine, bundan keyif aldıklarına inanmıyorum. İyice yorulacakları, morallerinin dibe vuracağı anı, içlerindeki sesin, işçisin sen, uyuman lazım, sabah yedide ayağa dikecekler, siktir olup prefabriğine dön diyeceği anı bekliyorlar. Öyle değil belki de. Orta yaşlı, dolgun dudaklı birilerinin dikkatini çekecekler birazdan, hadi çukurlaşmış döşeklerinize götürün bizi diyecekler. Belki onlar kızlar için gelmemiş buraya, iki bira içip rahatlamak, biraz da sarışınların arasında salınmak, arkadaşlarına gördüklerini anlatmak için buradalar belki de. Sana ne bundan? Kendi işine bak! Sen ne halt etmeye buradasın? Neden üzülüyorum onlara, neden bir belgesel dünyasındaki gibi vahşi burası, neden herkes mutlu olamıyor, aşkın kıyılarında harap olunuyor böyle? 

Birden sahnede olmadıklarını fark ediyorum. Kötü oluyor bu. Onlar olmayınca, içki ve müzikle coşmuş, bilinmez kıyılara iyice yaklaşmış onlarca insan da ortadan kaybolmuş gibi bomboş geliyor sahne. Nereye gittiler? Barın büyükçe salonunu bir baştan bir başa adımlıyorum. Çıkış kapısına iniyorum. Pencereden sokağı süzüyorum. Yoklar! Neden sonra tuvalet geliyor aklıma. Uzun bir sıra var. Fırsatını bulup aralıyorum kapıyı. İçerideki iki kız şaşırtıyor beni. Yanlış girdiğimi düşünüp geri çekiliyorum önce. Ama hayır. Erkekler tuvaleti burası. Onlarca erkek var işte. Bu ikisi kadınlar bölümünün sırasını beklemeyen, erkekler tuvaletini tercih etmiş, güzel ve cesur olanlardan. İşçiler oradalar işte. Uzun olan düz saçlıyı ayakta tutabilmek için uğraşıyor, iskeleti olmuş onun. Avucuna doldurduğu suyu yüzüne boca ediyor arkadaşının. Bir yandan da tuvalette erkeklerle şakalaşan cesur kızlara bakıyor.

Onları izlediğimi fark ediyor sonunda. Bana baktığı sırada selam veriyorum. “Abi Türk müsün?” diye soruyor. Başımı sallıyorum bir şey söylemeden. “Arkadaşın nasıl?” diye soruyorum. “Biraz kendine gelmesi lazım,” diyor. Bu sırada olan biteni anlamaya çalışan diğeri soruyor: “Kim bu abi?” “İyi misin?” diye soruyorum. “Bir ara çok başım döndü. Baksana etrafa abi, başı dönmez mi insanın,” diyor gülerek. O sırada uzun olan dikkatle yüzüme bakıyor. “Abi neden böyle üzgün görünüyorsun, bir şey mi oldu?” diye soruyor. Şaşırıp duraklıyorum bir an. Bu kadar belli oluyor demek. Başka zaman olsa geçiştirebilecekken öyle yapmıyorum nedense. “Uzun hikâye, ayrılık acısı diyelim, herkesin yaşadığı gibi işte, boş ver,” diyorum. Birbirlerine bakıyorlar. “Abi biz çıkıyoruz,” diyor. Kapıyı aralayıp, peşlerinden yürüyorum. Uzun olan dikkatle takip ediyor arkadaşını. O sırada beklenmedik bir şey yapıyor düz saçlı işçi. Pistin ortasına atılıp dans etmeye başlıyor yeniden. Halay, horon, zeybek ve Anadolu’dan daha nice figürlerden bir kokteyl bu defa. Uzun olan ne yapacağını bilmez halde kalıyor bir an.

Bu sahne siyah giyimli adamların dikkatinden kaçmıyor. Düzenin bekçileri onlar. Düz saçlı işçinin limite geldiğine emin şekilde ilerliyorlar. Onu kucaklar gibi sarıyor biri. “Bırak biz çıkarırız,” diyorum. Sarsılmaz görev bilinciyle tersliyor beni. İtiyor hatta. Gurur yapıyor düz saçlı işçi. Direnip duruyor. O öyle yapınca iri adam onu bir an evvel dışarı atmak için hırslanıyor. Ne kadar fazla içse de, kafası ne kadar bulanık olsa da durumunun farkında. İtirazı hayalini kurduğu şekilde çıkamadığına bardan.

Kapı ağzındaki vestiyerden paltolarımızı almaya çalışıyoruz. Ama numarasını bulamıyor o. Düşürmüş olmalı bir yerlerde. Üst üste yığılmış onlarca palto arasından bulmak imkânsız görünüyor. Hem görevli “Numara olmadan veremem, kural bu,” diyor. Üsteliyor düz saçlı işçi. “Görevli haklı, numara olmadan palto veremez,” diyorum. “Abi yeni almıştım, iyi paltoydu,” diyor endişeyle.

Numarayı aramak için yukarı çıkıyorum. Bar zamanla uyumlu, bilinen döngüsü içinde deviniyor. Salınan bedenler, mutlu, mutsuz yüzler, masum yakınlaşmalar arasında yerleri inceliyorum. Eğilip kalkıyorum bazen. Bir tuhaf dans gibi işte.

“Yok,” diyorum aşağı inince. İşçilerin yüzü asılıyor. Görevli “Yarın gelin, tarif ettiğiniz palto geriye kalırsa, alabilirsiniz,” diyor. Birbirimize bakıyoruz, başka yapacak bir şey görünmüyor.

Artık dışarıdayız. Temiz, ferahlatıcı havayı duyumsuyoruz hemen. “Hemen taksiye binin,” diyorum. “Hava ılık, üşümüyorum,” diye yanıtlıyor.

Uzun boylu işçi hiç yanından ayrılmıyor onun. Masum bir arzunun sönmesinin ardından kendi dostluklarına sığınıyorlar. Uzun boylu işçi paltosunun bir kanadını açıp sarıyor onu.  

Hasan ve Boran’mış adları. Yeni Arbat Caddesinde bir hikayenin sonuna doğru yürüyoruz. Kar hakimiyetini artırıyor. Bir örtü gibi yayılıyor ayak izlerinin üzerine. Şehir kendi varlığına saklanıp susuyor. Yürek susmuyor ama.