1874 Yılında Galata


 Edmondo de Amicis
Amicis'in kitabında yer alan bir gravür baskıda Galata Kulesi çevresiyle birlikte görünüyor
Sanatçı: C. Biseo
 Amicis buraları gezerken kulenin külahından bahsediyor. Gravür 1875'ten sonra yapılmış olmalı.
Kulenin külahının 1875'teki büyük fırtınada koptuğunu biliyoruz. 

Galata'ya varıyoruz. Gezintimiz oradan başlayacak. Galata, eskiden Bizanslıların büyük mezarlığının bulunduğu, Haliç ile Boğaz arasından denize doğru uzanmış bir tepenin üzerine kurulmuştur. Burası İstanbul'un merkezidir. Hemen hemen bütün sokakları dar ve dolambaçlıdır, iki yanlarında meyhaneler, tatlıcılar, berber, kasap dükkânları, Rum ve Ermeni kahvehaneleri, tüccar yazıhaneleri, işyerleri ve külüstür evler vardır; Londra'nın kenar mahalleleri gibi, loş, rutubetli ve vıcık vıcık çamurludur. Aceleci, telaşlı bir kalabalık, hamallara, arabalara, eşeklere, atlı tramvaylara yol vere vere sokaklarda koşuşup durur. İstanbul'da hemen bütün ticaret bu semtte yapılır. Borsa, gümrük, Avusturya Lloyd ve Fransız Mesajeri yazıhaneleri, kiliseler, manastırlar, hastaneler, mağazalar buradadır. Bir yeraltı treni Galata'yı Beyoğlu'na bağlar. Sokaklarda sarıklarla fesleri görmeseniz, Şark'da olduğunuza inanamazsınız. Her tarafta Fransızca, İtalyanca ve Ceneviz dili konuşulur.

Cenevizliler burada kendi memleketlerindeymiş ve buranın sahibiymiş gibi davranırlar, limanı keyiflerine göre kapattıkları ve imparatorların tehditlerine top atışıyla cevap verdikleri zamanlarda olduğu gibi. Fakat eski kuvvet ve kudretlerinden kala kala koca duvarlar ve ağır kemerlerle desteklenmiş birkaç kağşamış evle Voyvodanın oturduğu köhne binadan başka bir şey kalmamıştır. Bir vakitlerin Galatası hemen tamamen kaybolup gitmiştir. Binlerce harap ev iki uzun yolu açabilmek için temelinden yıkılmıştır; bu yollardan biri Beyoğlu'na doğru çıkar, diğeri Galata'nın bir başından öteki başına, denize muvazi olarak uzanır. Arkadaşımla ben, büyük atlı tramvaylara yol verebilmek için her an kendimizi dükkanlara atarak bu ikinci yolda  yürümeye başladık. Tramvayların önünde, ellerindeki değnekle yol açan, belden yukarısı çıplak Türkler koşuyordu. Her adım başında kulaklarımız yeni bir  nağra ile çınlıyordu. Türk hamal : "Savulun!",  Ermeni saka: "Var mı su!",  Rum saka: "Crio  nero!", eşek sürücü sü : " Burada!" , şekerlemeci : "Şerbet!", gazete müvezzii : "Neolo­ gos!", Frenk arabacı : "Varda! varda!" diye bağırıyordu. On dakika sonra kulaklarımız duymaz oldu. Bir yerde, yolun döşenmemiş olduğunu hayretler içinde farkettik, taşlar yakında sökülmüş gibiydi. Ne olduğunu anlayabilmek için durup baktık. İtalyan bir tacir merakımızı giderdi. Bu yol Sultanın sarayına gidiyor. Birkaç ay önce, hünkar alayı buradan geçerken, Haşmetpenah Abdülaziz'in atının ayağı sürçmüş ve hayvan yere kapaklanmış, buna sinirlenen iyi kalpli Sultan atının düştüğü yerden sarayına kadar olan kısımda yol taşlarının hemen sökülmesi için emir vermiş. 

Hatırda kalması gereken bu yerde, seyahatimizin doğu sınırını tesbit ettik ve sırtımızı  Boğaziçi'ne dönerek, bir sürü küçük, karanlık, pis sokağa girip çıkmak suretiyle Galata kulesine doğru yöneldik. Galata şehri açılmış bir yelpazeye benzer ve tepenin üstüne yerleşmiş kule bu yelpazenin sapı gibidir. Kule, yusyuvarlak, çok yüksek ve koyu renklidir, tepesinde bakırdan yapılmış mahruti bir çatısı vardır, çatının altında, koca şehirde ortaya çıkacak en ufak bir yangın alametini haber vermekle mükellef bir gözcünün gece gündüz nöbet tuttuğu bir çeşit üstü örtülü ve şeffaf taraçaya benzeyen, çepeçevre camlı geniş pencereler bulunur. Ceneviz Galata'sı, Galata'yı Pera'dan ayıran ve artık hiçbir izi kalmayan sur çizgisinin tam üstünde yükselir ve kule de artık, çarpışırken ölen Cenevizlilerin şerefine dikilmiş eski İsa kulesi değildir, zira Sultan II. Mahmud kuleyi yeniden inşa ettirmiştir, kule daha evvel III. Selim zamanında tamir görmüştür; bununla beraber, daima, Cenevizlilerin şanıyla taçlanmış bir abidedir ve bir İtalyan, bu kuleyi, ana vatan bayrağını asırlar boyu yükselten ve Şark imparatorlarıyla boy ölçüşen şu bir avuç gözüpek ve kahraman tüccar, denizci ve askeri gururla düşünmeden seyredemez.

Edmondo de Amicis, İstanbul (Costantinopoli), çev. Beynun Akyavaş, TTK Yayınları, 1993, s. 54-57, Ankara