Tolstoy neyi itiraf etti?


Lev Nikolayeviç Tolstoy kont unvanına sahipti. Soylu bir ailenin varisi olarak büyük toprakları vardı. Savaş ve Barış ile Anna ve Karenina adlı romanlarından sonra dünya çapında üne kavuşmuştu. Yabancılar ondan övgüyle söz ediyordu. Onu seven karısı, çocukları vardı. Sağlıklı hissediyordu. Ama ellilerinde bir bunalımın içinde bulmuştu kendini.

Tolstoy bu bunalım ortasında cesurca bir soru sordu: Kimim ben, bu sonsuzluk içerisinde nasıl bir yer işgal ediyorum?


Bir bilge gibi hayatın anlamını arıyordu. Bunun için kendi akıl süreci yanında belli başlı bütün yazarların, düşünürlerin fikirlerini inceledi. Ulaşamayacağı kimse yoktu. Herkesle konuştu. Fikirlerini aldı. Tartıştı. Pozitif bilimlere, felsefeye başvurdu. Hz. Süleyman'ı, Buda’yı, Sokrates’i, Kant’ı, Schopenhauer’u, Sakya-Muni’yi ve daha nicelerini inceledi. Sonunda şu kanıya varmıştı: Hayatın hiçbir anlamı yoktu, hayat sadece dertten ibaretti.

Kendi hayatını, geçmişini, çevresini, her şeyi sorguluyordu. Etrafında gördüğü şeyler şunlardı: hırs, tahakküm, çıkarcılık, şöhret arayışı, kibir, hiddet, intikam hırsı. Revaçtaydı bunlar ve bir zamanlar kendi de bunun içindeydi. Ahlaken iyi olma arzusunu ifade etmeye kalktığında küçümseme ve alayla karşılaştığını söylüyordu.

Evet ünlüydü, üretiyordu ama başarılarının er veya geç unutulacağını ve hayatta olmayacağını düşünüyordu.  O halde bütün bu çaba niye, diye soruyordu. Sonunda şuna gelmişti Tolstoy: Hayat anlamsızdı ve insanların ulaşacağı tek kesin bilgi de buydu. Peki böylesine ağır bir gerçeklikle insanlık nasıl başa çıkabiliyordu?

İnsanlar içinde bulundukları bu korkunç durumdan kurtulmak için dört yol bulmuşlardı Tolstoy’a göre: Birincisi bilgisizlik yoluydu. Hayatın bela ve saçmalık olduğunu bilmemek ve kavramamaktı bu yol. İkinci yol epikürcü çıkış yoluydu. Buna göre ise insan hayatın mutsuzluğunu bilse de sunduğu nimetleri tatmaya ve yaşamın zevkini sürmeye devam ediyordu. Üçüncü çıkış yolu ise güç ve enerjinin çıkış yoluydu. İnsan hayatın dert ve saçmalık olduğunu anlayınca onu yok etmeliydi. Dördüncü çıkış yolu ise zayıflık yoluydu. Burada ise insan hayatın dert ve saçmalık olduğunu kavradığı halde onu sürdürmeye son veremiyordu, hem de bundan bir şey çıkmayacağını bile bile. 

Peki Tolstoy neyi itiraf ediyordu? Öncelikle kendi hayatını, geçmişinde yaptığı hataları, ait olduğu soylular ve yazarlar dünyasındaki anlayışı itiraf etti önce. Sonra insanlığın bu sonsuzluk karşısındaki çaresizliğini. Kendi acizliğini ve arayışını samimiyetle ortaya koydu. 

Tolstoy sormaya devam ediyordu: Yeryüzünde var olmuş ve var olan milyarlarca insanın acaba hayata verdikleri anlam neydi? En sonunda şuna varıyordu: Akıl yoluyla elde edilen bilgi hayatın anlamını vermiyordu. Bu yüzden akla dayandırılmamış bir bilgi gerekiyordu ve  bu da inançtı. İnsan yaşıyorsa bir şeylere inandığı için yaşıyordu. Tolstoy tıpkı Dostoyevski'nin Karamazov Kardeşler’de gündeme getirdiği gibi Tanrı arayışının düşünceyle değil duygu ile alakalı olduğu sonucuna varmıştı.

Tolstoy rahatlamışa benziyordu. Bütün dinleri incelemeye koyulmuştu. Ama gördükleri pek de mutlu etmiyordu onu. Dinlerin şekli uygulamalarına ciddi soru işaretleri koymuştu. Birçok din adamının ve dini gündeme getiren kişilerin ömür el verdiği sürece yaşamak ve ellerinin ulaştığı şeyi almak derdinde olduğunu görmüştü. Bu dünyadan biraz soğumuştu. Dini dünyevi amaçları için kullananlara şaşırıyordu. Sonunda sade ve yoksul insanlar arasına karışmıştı.

Kutsama merasimlerini, bazı duaları, kurban kesme gibi ibadetleri ve bazı diğer uygulamaları inanç dışında görüyor ve şüphe duyuyordu. Ama inanç dışında yıkımdan başka bir şey bulamadığı için tekrar inanca yöneliyordu. Sonunda ruhunda bu durumu hazmetmesine yardım edecek bir duygu bulduğunu düşünmüştü: Bu da alçakgönüllülüktü.

Dinlerin ve dini yaklaşımların birbirlerine söylediği, “Sen yalan içinde yaşıyorsun, ben hakikat” iddiasının bir insanın ötekine söyleyebileceği en acımasız söz olacağını düşünüyor ve bundan son derece rahatsız oluyordu.

Bir soru daha sormuştu: Acaba ileri bir anlayış seviyesine ulaşınca mezhepler ve dinler arasındaki farklar kaybolur muydu? Bu farklar neden vardı ve kimin işine yarıyordu?

Neticede Tolstoy “İtiraflar”ında Ernest J. Simmons’un söylediği gibi, kendini samimiyetle ve yüksek düzeyde bir sanatsallıkla dışa vurmuştu. Ellili yaşlarında içinde olduğu hayat ve bunun anlamına ilişkin önemli bir ifşaatta bulunmuştu. Tolstoy'un aslında bütün hayatı bir arayış içerisinde geçmişti. Belki de dedikleri gibi onun hayatına hakim olan şey bulmaktan çok aramaktı.

Çehov Gorki’ye yazdığı mektupta Tolstoy’un ölümden korktuğunu söylemişti. Belki öyleydi belki değildi ama Tolstoy insanlık adına soylu bir girişimde bulunmuş, güçlü sorular sormuştu. Hiçbir kurum, kişi, makam, mevki gözetmeden ve korkmadan yapmıştı bunu. Bu sonsuzluk içinde bir insanın acizliği ve cesareti vardı onda. Aklıyla, vicdanıyla, duygularıyla sormuştu sorularını.

Tolstoy bir ara günlüğüne şunları yazmıştı: “Ölürken hayatı hala eskisi gibi Tanrıya doğru ilerleyiş, sevgi artışı olarak görüp görmediğimin sorulmasını isterim. Eğer konuşmaya gücüm olmazsa ve yanıt evet ise gözlerimi kapatacağım. Eğer yanıt hayır ise yukarı bakacağım.” Ama ölümü anında kimse ona bu soruyu sormamıştı.

Tolstoy 82 yaşında evden ayrılıp bir trene bindi. Bu son arayışı sonunda ağır şekilde zatürre olmuştu. İstasyon şefinin evinde hayata veda ederken hangi düşünceler içindeydi bilinmez tabi.